Sitemizde, siz misafirlerimize daha iyi bir web sitesi deneyimi sunabilmek için çerez kullanılmaktadır.
Ziyaretinize varsayılan ayarlar ile devam ederek çerez politikamız doğrultusunda çerez kullanımına izin vermiş oluyorsunuz.
X

Madde 983

3. Zilyetliğe saldırıya dava hakkı

3. Zilyetliğe saldırıya dava hakkı

Madde 983 - Saldırıda bulunan, şey üzerinde bir hak iddia etse bile; zilyetliği saldırıya uğrayan, ona karşı dava açabilir.

Dava, saldırının sona erdirilmesine, sebebinin önlenmesine ve zararın giderilmesine yönelik olur.

I-) Yargı Kararları:

1-) YHGK, T: 25.11.2009, E: 2009/8-518, K: 2009/573:

“… Dava konusu 181 ada 8 numaralı parsel 1959-1960 yıllarında yapılan kadastro çalışmaları sırasında, üzerindeki kargir evin Rıza tarafından yapıldığı belirtilip, zilyetlikle iktisap süresi dolmadığından zilyedinin Rıza olduğu beyanlar hanesine yazılmak suretiyle Hazine adına tespit edilip tapuya tescil edilmiştir.

TMK 981, 982 ve 983. maddeleri mal üzerinde zilyetlikten başka hiçbir hakkı bulunmayan kişilerin zilyetliğinin korunması için konulmuş hükümleri ihtiva etmektedir. TMK’nın 973. maddesinde zilyetlik “bir şey üzerinde fiili hakimiyeti bulunan kimse onun zilyedidir” biçiminde tanımlanmıştır. TMK’nın 982 ve 983. maddelerinde zilyetlik herhangi bir hakka bağlı olmaksızın dava yoluyla korunmuştur. Hemen belirtmek gerekir ki, zilyetliğin korunması davasıyla zilyet, zilyetliğin hakka dayandığını ispat külfetine katlanmadan sadece zilyetliğini öne sürerek Sulh Hukuk Mahkemelerinde uygulanan basit yargılama usulünün sağladığı kolaylıklardan yararlanır. Zilyet, zilyetliğin arkasında bulunan ayni (nesnel) veya şahsi (kişisel) bir hakka dayandığı takdirde dava bir hak davası niteliğini kazanır. HGK 06.10.1993 gün, 1993/14-423/561 sayılı kararı da aynı yöndedir.

Davacılar Emel ve Cengiz muris Rıza’nın mirasçısı çocuklarıdır. Davalı Hatice muris Rıza’nın ölü oğlu Başaran’ın eşidir. Dava konusu taşınmaz her ne kadar tapuda Hazine adına kayıtlıysa da taşınmaz üzerindeki evin ve bahçenin zilyedinin muris Rıza olduğu, tarafların miras hakkına dayanarak istekte bulundukları anlaşıldığına göre davada davacıların zilyetliğe dayanarak zilyetliklerinin korunması istekleri ve buna dayanarak dava açtığı düşünülemez. Davacılar miras hakkına dayanmakta, davalı da yine miras hakkına dayanarak savunmada bulunmaktadır. Dolayısıyla dava zilyetliğe dayalı bir dava olmayıp, hakka dayalı bir davadır. Mahkemece işin esasının incelenmesi, delillerin değerlendirilmesi ve davanın sonuçlandırılması gerekirken davayı zilyetliğin korunması biçiminde değerlendirip, Sulh Hukuk Mahkemesinin görevli olduğundan bahisle görevsizlik kararı verilmiş olması doğru olmamıştır...

Açıklanan maddi olgu, iddia ve savunma ile bozma ve direnme kararlarının kapsamları itibariyle Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davanın, “zilyetliğin korunması davası mı” yoksa mülkiyete dayalı bir “hak davası mı” olduğu, varılacak sonuca göre davaya bakma görevinin asliye mahkemesine mi, sulh mahkemesine mi ait olduğu, noktalarında toplanmaktadır. …

Madde içeriğinden açıkça anlaşılacağı üzere, yalnız zilyetliğin korunmasına ilişkin davalar, dava değerine bakılmaksızın sulh hukuk mahkemesince görülecektir. Maddede yer alan “yalnız zilyetliğin korunması davaları” ile, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 982. ve 983. maddelerinde düzenlenen zilyetliğin gaspı ve zilyetliğe saldırıdan doğan davalar amaçlanmıştır. …

Bu maddelerde düzenlenen davalar ile, zilyet; zilyetliğinin bir hakka dayandığını ispat külfetine katlanmadan yalnızca zilyetliğini öne sürerek, sulh mahkemelerinde dava açar ve bu mahkemelerde uygulanan basit yargılama usulünün sağladığı kolaylıklardan yararlanır.

Zilyet, zilyetliğinin arkasında bulunan nesnel veya kişisel bir hakka dayandığında ise dava, bir hak davası niteliğini kazanır; o takdirde mahkemenin görevi, yalnız zilyetliğin korunması davasından farklı olarak, dava olunan şeyin değerine göre belirlenir. …

Somut olaya gelince; Dava konusu edilen evin üzerinde bulunduğu 8 no’lu parselin, Hazine adına tapuya kayıt ve tescilli olduğu, davaya konu evin ise, davacılar ve davalının murisi1 Rıza adına tapunun beyanlar hanesine şerh edildiği ve muris tarafından inşa edildiği hususlarında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Yine, inşa edilen yapının Türk Medeni Kanunu’nun 728. maddesinde düzenlenen hafif yapı niteliğinde olmadığı da bilirkişi raporundan anlaşılmaktadır.

Hal böyle olunca; davacılar ve davalının ortak murisleri2 tarafından Hazine arsası üzerine inşa edilen tek katlı kargir yapı ile ilgilerinin yalnızca zilyetlikten ibaret olduğu kabul edilemez. Murisin bu yapı üzerinde sarf ettiği malzeme nedeniyle, mirasçılarının Türk Medeni Kanunu’nun 722 ve takip eden maddelerine göre, kişisel haklarının bulunduğu şüpheden varestedir.

Nitekim, eldeki davada davacılar miras hakkına dayanmakta, davalı da yine miras hakkına dayanarak savunmada bulunmaktadır.

Açıklanan durum karşısında, eldeki davanın salt zilyetliğin korunması niteliğinde olduğunun ve murisin inşa ettiği yapı ile davacı ya da davalının zilyetlikten başka ilişkisinin bulunmadığının kabulüne olanak bulunmamaktadır.

O halde, davacıların talebi ve davalının savunması karşısında, eldeki davanın hukuki nitelikçe zilyetliğin arkasında bulunan bir hakka dayalı olduğunun kabulü gerekir. …

Sonuç itibariyle; davanın zilyetliğin arkasında bulunan bir hakka dayalı olmasına göre, mahkemenin görevi, dava olunan taşınmazın değerine göre belirlenmelidir. … Bu nedenle, aynı yöne işaret eden ve Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken…”

2-) YHGK, T: 11.02.2009, E: 2009/8-28, K: 2009/74:

“… Dava konusu Dereseki Köyü 208 numaralı parsel 9225 m2 yüzölçümünde ve bahçe niteliğiyle 13.01.1992 tarihinde hükmen Hazine adına tapuya tescil edildiği Beykoz Tapu Sicil Müdürlüğünün 06.07.1992 tarihli cevabi yazısında belirtilmiş ise de; hükm(e) esas alınan Beykoz Kadastro Mahkemesinin 1988/88 esas 1989/50 karar sayılı kesinleşen ilamına göre, dava konusu taşınmazın orman niteliğiyle Hazine adına tapuya tesciline karar verildiği anlaşılmaktadır. Mahallinde 23.07.1990’da başlayan 6831 sayılı Kanunun 2/B maddesine göre yapılan çalışmalar sırasında 03.08.1990 tarihli tutanakla orman tahdit sınırları dışına çıkarılmıştır. Tapunun beyanlar hanesinde 28.08.1995 tarihinde 1710 yevmiye numarasıyla orman sınırları dışına çıkarıldığı yazılıdır.

Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulunun 09.10.1946 tarih, 1946/6 esas, 1946/12 sayılı kararında aynen “... MK.896. (TMK.983) madde uyarınca bir gayrimenkulde zilyetliği tecavüze uğrayan kimsenin bu hakkın korunması için açacağı davada; şeye malik olduğunu veya zilyetlik hakkını beyana lüzum olmadan sadece zilyetlik sıfatını değiştirerek tecavüzü ispat etmesi yeter. Bu halde hakim, yalnız davacının gerçek ise, zilyetlik halini tespit ederek tecavüzün önlenmesine karar verir. Bu karar zilyetlik konusunda kesin hüküm meydana getirmez. Zilyede mülkiyet hakkı vermez ve diğer tarafa mülkiyet iddiasıyla yetkili mercilerde başkaca dava açmak hakkına dokunmaz ...” denilmektedir.

Davacı, Orman İdaresinin taraf olmadığı eldeki bu davada herhangi bir hakka değil, sadece mukaddem (önceki) zilyetliğe dayanmaktadır. O halde, bu davada öncelikle çözümlenmesi gereken sorun, davacının somut olayda … davalılara karşı üstün ve korunmaya değer zilyetliğinin bulunup bulunmadığı olmalıdır. Çözümlenmesi gereken sorun bu olunca, zilyetlik kavramı, niteliği, hukuki fonksiyonları üzerinde kısaca durulmasında yarar vardır. Zilyetlik eşya ile şahıs arasında eylemli (fiili) bir bağ yani ilişki olup ve buna bağlı olarak da fiili hakimiyet altında bulundurmaktan doğan hukuki yetki ve vecibeleri de gösteren ve düzenleyen hukuki bir müessesedir. Kanunda sözü edilen fiili hakimiyetin meydana geliş şekli önemli değildir. Bunun bir gasp ve tecavüz sonucunda elde edilmiş olması da mümkündür. Bu bakımdan hakka dayanmayan zilyetlik (hırsızın zilyetliği) hukuk nizamınca korunmaktadır.

Ne var ki; bu korumanın hırsızın yararını (menfaatini) korumak için değil, sosyal huzur ve sükûnun korunması ve sağlanması için kabul edilmiş olduğu gözden uzak tutulmamalıdır. … Zilyetliğin hukuki fonksiyonlarından birisi de, fiili durumun başkaları tarafından keyfi olarak bozulmasını önlemektir. Hukuk düzeni böylece toplumun esenliğini korumak istemiştir. Kendilerini haklı görenler bile başkasının fiili hâkimiyetine belli bir çerçeve içinde saygı göstermeye mecburdurlar.

Zilyetlik davalarının en belirgin özelliği yukarıya alınan Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da açıklandığı gibi davada hakkın tartışma konusu olmaması ve davayı kazanma veya kaybetmenin mevcut olabilecek hak üzerinde herhangi bir etkisinin olmayışıdır. Bunun içinde bu tür davalarda mahkemenin zilyetliğin korunmasına ilişkin vereceği karar, sadece eski zilyetlik durumunun yeniden kurulmasını sağlamaktır. Bu karar zilyede mülkiyet hakkı vermez ve diğer tarafa mülkiyet iddiasıyla dava açma hakkına dokunmaz. Bu karar davaya dahil olmayan üçüncü kişilerin o şey üzerinde hakları olmadığının kabulü şeklinde anlaşılamaz. Zilyet davaları sonunda verilen mahkeme kararları tamamen geçici bir etkiye sahip olup, mülkiyet sorunu çözümlenmediğinden mülkiyet yönünden kesin hüküm teşkil etmezler. (HGK.nun 12.05.1982 tarih, 1979/8-589 esas, 1982/482 karar sayılı ilamıda bu yöndedir.)

Dava, zilyetliğin korunması amacıyla açıldığına ve esasen dava derdestken taşınmazın orman niteliğini kaybettiğinin anlaşılmış olmasına ve davada Orman İdaresi ve Hazine taraf bulunmadığına göre uyuşmazlığın zilyetlik hükümleri dairesinde çözümlenip sonuçlandırılması gerekir.

TMK nun 973. maddesinde, zilyetlik, “...Bir şey üzerinde fiili hakimiyeti bulunan kimse onun zilyedidir...” şeklinde tanımlanmıştır. TMK’nun 982 ve 983. maddelerinde de; zilyetlik herhangi bir hakka bağlı olmaksızın dava yoluyla korunmuştur. Kayıt maliki Hazine davada taraf durumunu almamış bulunduğuna göre, davacı zilyetliği haksız olsa bile malik dışında saldırıda bulunan kişilere karşı anılan maddelerdeki zilyetlik davalarını açabilir. Zilyetlik hukuken korunmuş eylemli bir durum olduğuna göre, zilyetliğin bir hakka dayanıp dayanmaması önemli olmadığı gibi açılmış olan davanın dinlenmesine engel değildir. Bu tür davalarda, taşınmaz üzerinde hangi tarafın üstün ve korunmaya değer zilyetliğinin bulunduğunun saptanması, uyuşmazlığın ona göre çözümlenmesi gerekmektedir. Açıklanan bu nedenlerle mahkemenin gerekçesi yerinde değildir, iddia ve savunma çerçevesinde taraf delilleri toplanıp birlikte değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekmektedir...

Gerekçesi ile bozularak, dosya yerel mahkemesine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

... Dava, muarazanın men’i ve zilyetlik tespiti isteğine ilişkindir.

Davacılar, dava konusu 208 parsel sayılı taşınmazın Hazine adına orman dışına çıkarılırken, davalılar G... ve müştereklerinin işgalinde olduğunun komisyonca bildirildiğini, ancak gerçekte taşınmazın kendi zilyetlikleri altında olduğunu, 3763 sayılı Kanun gereğince idari makamlar nezdinde talepte bulunacaklarını ileri sürerek, fiili kullanımlarının tespiti ile muarazanın men’ine karar verilmesini talep ve dava etmişlerdir.

Bir kısım davalılar,davalılardan B... ve İ...’nin davadan önce öldüğünü, esas yönünden de davanın reddine karar verilmesi gerektiğini cevaben bildirmişlerdir.

Mahkemece, orman olan bir yerde zilyetlik hükümlerinin uygulanamayacağı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. Özel Dairece, hüküm yukarıdaki gerekçe ile bozulmuş ve Mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Taraf ehliyeti davada taraf olabilme yeteneği olup, dava şartlarındandır. Dava şartları mahkemece resen gözönünde tutulur. Diğer taraftan davadan önce ölmüş olan kişilere karşı, ölümle taraf ehliyeti sona erdiğinden, dava açılamaz. Açılmış olan dava ise reddedilir. Yoksa ölü kişinin mirasçılarına tebligat yapılmak ve davaya dahil edilmek suretiyle mirasçılara karşı davaya devam edilemez. Ne var ki bu durum, ölü davalının mirasçılarına karşı ayrı bir dava açılmasına engel değildir.

Somut olayda, davacılar, miras bırakanları E... T... ve sonrasında da kendi zilyetliklerine dayanarak eldeki davayı açmışlardır. Ancak davacılar ile aralarındaki irsi ilişkiyi saptayan, E... T...’e ait veraset ilamı bulunmamaktadır. Öte yandan dosya içerisindeki veraset ilamlarından, A... B... O... ,F... İ... O...’nun dava tarihinden önce öldükleri anlaşılmakla birlikte, davalı olarak gösterilen İ... ve B... O... ile isimlerdeki farklılık nedeniyle aynı kişiler olup olmadıkları hususu anlaşılamamaktadır. Yine yargılama sırasında ölen G... O...’nun bir kısım ( R... gibi ) mirasçısı da davada yer almamıştır.

Buna göre;

Mahkemece, gerek davacıların miras bırakanı E... T...’e, gerekse yargılama sırasında ölen davalılara ait eksik olan veraset ilamları veya mirasçıları gösterir şekilde aile nüfus kayıtlarının celbedilmesi, davada yer almayan mirasçılar varsa davaya dahil edilmeleri veya olurlarının alınması ya da terekeye temsilci tayin edilmesi suretiyle taraf teşkilinin sağlanması,

2-Davalılar İ... ile B... O...’nun, dosyaya veraset ilamları sunulan A... B... ve F... İ... O... ile aynı kişiler olup olmadığının duraksamasız saptanması, sonrasında davadan önce ölen davalılar varsa, mirasçılarına karşı ayrı bir dava açılması için süre verilmesi ve açılan davanın eldeki dava ile birleştirilmesinin sağlanması, taraf teşkili tamamlandıktan sonra işin esasına girilmesi gerekmektedir. Mahkemece bu hususlar tamamlanmadan işin esasına girilerek hüküm kurulması doğru değildir….

Açıklanan bu gerekçelerle Yerel Mahkemenin direnme kararı isabetsizdir. …”

3-) Y. 8. HD, T: 22.01.2009, E: 2008/6010, K: 2009/185:

“… Dava konusu taşınmazın 6831 sayılı Kanunun 2/B maddesi uygulaması yapılarak Hazineye bırakıldığı hususunda taraflar arasında ihtilaf bulunmadığı gibi, bu husus mahkemenin de gerekçesinde açıkladığı gibi kabulündedir. Davacının dava konusu taşınmaz üzerindeki zilyetliğine dayanarak davalının müdahalesinin önlenmesini istediği de açıktır. Davacı, zilyetlikten başka herhangi bir hakka dayanmamıştır. Mahkemenin davanın hakka dayalı bir dava olduğu yolundaki görüşüne katılmak mümkün değildir. TMK’nun 981 ve müteakip maddeleri, mal üzerinde zilyetlikten başka hiçbir hakkı bulunmayan kimsenin zilyetliğini korumak üzere konulmuş hükümleri ihtiva etmektedir. Davacı, taşınmazın TMK’nun 973. maddesi anlamında fiili hâkimiyeti bulunan zilyedidir. Davacı sadece zilyetliğini ileri sürdüğüne göre, Sulh Hukuk Mahkemelerinde uygulanan basit yargılama usulünün sağladığı kolaylıklardan faydalandırılmalıdır. Bu davada zilyetliğin arkasında aynî (nesnel) veya şahsi (kişisel) bir hak bulunmamaktadır. Dolayısıyla davanın zilyetliğin korunması kapsamında değerlendirilip sonuçlandırılması gerekirken Asliye Hukuk Mahkemesi’nin görevli olduğundan bahisle görevsizlik kararı verilmiş olması doğru olmamıştır. …”

4-) Y. 8. HD, T: 06.03.2008, E: 2008/903, K: 2008/1197:

“… TMK.nun 981, 982, 983, 984 maddeleri mal üzerinde zilyetlikten başka hiçbir hakkı bulunmayan kimsenin zilyetliğini korumak üzere konulmuş hükümleri ihtiva etmektedir. TMK.nun 973. maddesinde zilyetlik “bir şey üzerinde fiili hakimiyeti bulunan kimse onun zilyetidir” şeklinde tanımlanmıştır. TMK.nun 982 ve 983. maddelerinde de zilyetlik herhangi bir hakka bağlı olmaksızın dava yoluyla korunmuştur. Hemen belirtmek gerekir ki, zilyetliğin korunması davasıyla zilyet, zilyetliğin hakka dayandığını ispat külfetine katlanmadan sadece zilyetliğini öne sürerek Sulh Hukuk Mahkemelerinde uygulanan basit yargılama usulünün sağladığı kolaylıklardan yararlanır. Zilyet, zilyetliğin arkasında bulunan aynî (nesnel) veya şahsi (kişisel) bir hakka dayandığı taktirde dava bir hak davası niteliğini kazanır. Hukuk Genel Kurulunun 6.10.1993 gün, 1993/14-423/561 sayılı ve Hukuk Genel Kurulunun 15.6.1983 gün, 3351/679 ve 25.11.1987 gün, 394/876 sayılı kararlarında da aynı görüş benimsenmiştir.

Dava konusu taşınmazın dere yatağı olması veya çay niteliğiyle tespit dışı bırakılması bu yerler üzerinde zilyet olanların zilyetliğinin korunmasını istemelerine engel değildir. Davanın kabulü, davacıya mülkiyet hakkı bahşetmeyecektir. Mahkemenin davayı red gerekçesinde isabet bulunmamaktadır. … ”

II-) Türk Kanunu Medenîsi:

3- Zilyedliğin ihlâlinden mütevellit dâva

Madde 896

Bir şeye zilyed bulunan kimsenin zilyedliği tecavüze uğradığı halde; tecavüz eden, o şey üzerinde bir hak iddia etse bile zilyed onun aleyhinde dâva ikame edebilir. Dâva tecavüzün refine, sebebinin menine ve zararın tazminine dair olur.

III-) Madde Gerekçesi:

Yürürlükteki Kanunun 896 ncı maddesini karşılamaktadır.

Hüküm değişikliği yoktur. Ancak kaynak Kanunun 928 inci maddesine uygun olarak madde iki fıkra hâlinde düzenlenmiştir.

IV-) Kaynak İsviçre Medenî Kanunu:

1-) ZGB:

3. Klage aus Besitzesstörung

Art. 928

1 Wird der Besitz durch verbotene Eigenmacht gestört, so kann der Besitzer gegen den Störenden Klage erheben, auch wenn dieser ein Recht zu haben behauptet.

2 Die Klage geht auf Beseitigung der Störung, Unterlassung fernerer Störung und Schadenersatz.

2-) CCS:

3. Action en raison du trouble de la possession

Art. 928

1 Le possesseur troublé dans sa possession peut actionner l’auteur du trouble, même si ce dernier prétend à quelque droit sur la chose.

2 L’action tend à faire cesser le trouble, à la défense de le causer et à la réparation du dommage.

 


1   Bkz. sonraki dipnot.

2   Bir kişinin altsoyunun eşi onun kanuni mirasçısı olamaz. Bu nedenle karardaki ortak murisleri ifadesi isabetli değildir. Karardan anlaşıldığı kadarıyla baba Rıza vefat etmiş ve geride üç çocuk bırakmıştır. Tereke 1/3 Emel, 1/3 Cengiz, 1/3 Başaran’a kalmıştır. Ancak daha sonra Başaran vefat etmiş ve geride sağ kalan eşini bırakmıştır. Başaran’ın vefatıyla ona babasından intikal eden malvarlığı değerleri eşine geçmiştir. Ancak bu durum Başaran’ın eşini, muris Rıza’nın kanuni mirasçısı haline getirmemektedir.

 


Copyright © 2017 - 2019 Prof. Dr. İlhan Helvacı. Tüm hakları saklıdır.